5 Ağustos 2010 | Kategoriler: Project

The New, $111.6 million academic building at New York City’s Cooper Union for the Advancement of Science and Art is the type of extroverted structure one would expect from architect Thom Mayne, FAIA, of the Santa Monica—based firm Morphosis. It has a sharp and folded perforated-stainless-steel shell with an aggressive gash in its main facade. Performance is part of the rationale behind the dynamic sheath, which cloaks a poured-in-place concrete building with a standard window-wall system, helping mitigate heat gain in summer and retain heat in winter. The outer skin is one of several tightly coordinated sustainable features that are likely to earn the project, designed with local associate architect Gruzen Samton, a Platinum certification under the U.S. Green Building Council’s LEED rating system.

The screen, which Morphosis has deployed in other projects, including the Caltrans Disrict 7 Headquarters, in Los Angeles [RECORD, January 2005, page 12], and the San Francisco Federal Building [RECORD, August 2007, page 96], serves not only as an energy-conserving element. It also helps integrate the building, known as 41 Cooper Square, into its urban surroundings, says Mayne, who argues that it is “highly contextual.” The skin crimps and curves, he points out, to respond to the frenetic energy of its East Village environment. And from below the bottom hem of this outer coat, V-shaped, poured-in-place concrete columns emerge to bring the building to the ground. The sculptural and slightly rough supports surrounding the otherwise mostly transparent first level are made of structural rather than architectural concrete, contributing to the exterior’s raw charisma. The building exudes “a kind of toughness that is New York,” he says.

This sensibility, explains Mayne, is also in sync with the mission of the egalitarian, but highly selective, tuition-free college, which offers degrees in architecture, engineering, and art. The 150-year-old school was founded by inventor and industrialist Peter Cooper, who had less than a year of formal education. 41 Cooper Square “is embedded in the values of the institution,” says the architect.

The nine-story, 175,000-square-foot building was constructed primarily to house the engineering school but also includes some facilities for art and architecture students. It is considerably larger than the two-story, early-20th-century academic building previously on the site. However, the new volume is roughly equivalent to the college’s most identifiable structure — the 1859 Italianate brownstone Foundation Building, which sits kitty-corner to the new building across leafy Cooper Square. But Morphosis can’t claim much of the credit for the dialogue that this similarity in scale creates. 41 Cooper Square’s dimensions — 100 feet wide by 180 feet long by 135 feet tall, with setbacks on the north and east — were determined well before the firm was selected in September 2003. The size was set as part of a city-approved rights swap that permits the school to develop the site of the engineering department’s former home a few blocks to the north as a commercial property.

The development plan created an additional source of revenue for Cooper Union and simultaneously allowed replacement of aging academic facilities. In addition, construction of the new building provided an opportunity to promote interaction among the school’s various academic disciplines. “We hoped to encourage students to come together in a natural way,” says George Campbell, Jr., Cooper Union president.

Morphosis responded to the desire to foster interaction by creating a vertical campus around a series of social spaces. The primary one is an amorphously shaped atrium that extends from the ground floor to a skylight on the roof. It is carved out from the center of otherwise surprisingly regular and rectilinear floor plans with offices and study lounges lined up along the building’s western edge, and instructional spaces, including engineering labs, art studios, and classrooms, along the eastern edge.

Where the floors are open to the atrium void, a curving lattice defines the space’s limits. The geometric but fluid web of glass-fiber-reinforced gypsum over an armature of steel pipe protrudes into the entry lobby, enticing students to walk up a 20-foot-wide grand stair that connects the first four floors. On the upper floors, the atrium narrows around a segmented and spiraling stair with faceted, resin-clad balustrades illuminated from within.
The atrium has clearly become a lively social hub. Early in September, shortly after the building’s official opening, and just a few days into the academic year, students could be seen chatting, studying, and eating lunch on the grand stair’s landings. Others were observing the activity from upper-level balconies, or “sky bridges,” which afford views across and into the atrium and sight lines out to the city beyond.

Part of the atrium’s appeal is its spatial complexity: It is made of overlapping surfaces and geometries that shift with every change in vantage point. But, although it is visually stimulating, the complexity doesn’t always have a corresponding functional advantage. One instance where it becomes a liability is in the vertical circulation.
Like several other Morphosis projects, the Cooper Union building has skip-stop, or express, elevators intended to encourage occupants to walk and to provide additional opportunities for interaction. These aims are valid. However, the system at Cooper Union seems too idiosyncratic. For example, anyone who wants to travel between levels 6 and 7 on foot, and by way of the atrium, would be unable to do so since the spiral stair has no run connecting these floors. Instead, occupants must choose between the egress stairs or the service elevator.

But quirky circulation aside, 41 Cooper Square seems to hit all the right notes. It contains the vibrant spaces for informal interaction and provides the state-of-the-art educational facilities that Cooper Union required. Mayne fulfilled these client mandates without ignoring the building’s civic presence, creating a gutsy, and appropriately energetic, addition to Lower Manhattan’s urban fabric.

Gross square footage: 175,000 sq.ft.
Total construction cost: $111,600,000
Completion Date: June 2009

Source: http://archrecord.construction.com/projects/bts/archives/universities/11_Cooper/default.asp (By Joann Gonchar, AIA)

41cooper141cooper241cooper341cooper441cooper5

Comments Off
5 Temmuz 2010 | Kategoriler: View

Sürdürülebilir Mimarlık

1950′lerden sonra hava ve su kirliliği, doğal kaynakların zarar görmeye başlaması, karbon emisyonlarındaki artış ve bunların insan hayatını tehdit etmeye başlaması sonucunda sürdürülebilirlik kavramı ortaya çıktı. 1980′li yıllarda hızlı gelişme sürecinin sonucunda sağlık, doğal kaynaklar ve çevre konularında sürdürülebilirlik kavramı önem kazanmaya başladı. Farklı çevrelerden sürdürülebilir kalkınma konusunda tanımlar yapıldı. Çevre ve kalkınma konusunda çalışmalarını sürdüren uluslararası bir kuruluş olan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) 1987 yılında Brundtland Raporu (Ortak Geleceğimiz olarak da bilinen) sonucunda sürdürülebilir kalkınma konusunu “gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılamaya engel olmadan bugün de yaşamımızı sürdürebilmemiz [1]” olarak tanımladı. Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakların Korunması Birliği (IUCN), Uluslararası Çevre Koruma Birliği (UNEP) ve Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) ise 1991 yılındaki “dünyamız ile ilgili endişeler” konulu yayınlarında sürdürülebilir kalkınmayı “insan yaşamının kalitesinin gelişimi [2]” olarak tanımlamışlardır.

Sürdürülebilirlik, ekonomi, turizm, sağlık, mimarlık gibi pek çok alanda karşımıza çıkmakta ve yaşam kalitemizi etkileyen bir unsur olarak hayatımızda yerini almaktadır. Kaynakların kullanımı, bunların insan ve çevre üzerindeki etkileri, sebep olacakları sorunlar ve felaketler göz önüne alınarak küresel ölçekte düşünülmesi ve uygulanması gereken bir konudur. Binaların insan hayatındaki yerini ve önemini düşünecek olursak, ayrıca yerküreye etkilerini de göz önüne alırsak mimarlık alanında sürdürülebilirliğin önemini daha iyi anlayabiliriz.

Sürdürülebilir mimarlık gelecek kuşakların daha iyi bir çevrede yaşaması için gereklidir. Bizim yararlandığımız imkanlardan gelecek kuşakların da yararlanmasına imkan sağlayacak şekilde tasarım yapmayı gerekli kılmaktadır. İnsanların ihtiyaçlarının doğal çevreye uyumlu olarak, ona zarar vermeden karşılanması, yani çevreyle uyum içinde yaşanmasını gerektirmektedir. Sürdürülebilir mimarlık üretim, yapım ve kullanım sürecinde bir yapının enerji tüketimini azaltmayı, çevreye yaydığı kirliliği minimuma indirmeyi, doğal kaynakların da tükenebileceğinin farkına vararak kullanımında özen gösterilmesini hedeflemektedir.

Doğal kaynakları tüketmeden insanların konforunu sağlayacak, ekolojik dengeyi bozmayacak tasarımlar yapılmasında mimarların büyük sorumlulukları vardır. Mimarlar ve mühendisler, binanın tasarım sürecinde yapım aşamasından kullanımına hatta yapının ömrü tükendikten sonra yıkımı ve tekrar kullanımı aşamalarını ve bütün bu aşamalarda çevreye verilecek zararı göz önünde bulundurarak tasarım yapmalıdır.

Sürdürülebilir tasarım çevreye duyarlı, ekonomik ve sosyal açıdan sorumlu olmayı gerektirir. Mimarlık alanında sürdürülebilirliği gerçekleştirebilmemiz için yapabileceğimiz pek çok şey vardır, ekolojik dengeye zarar vermeyen yapı malzemeleri seçmek, geri dönüşümü olmayan fosil yakıtlardan elde edilen enerjinin kullanımını en az indirmek, ihtiyacımız olan enerjiden fazlasını kullanmamak gibi.

Dünyadaki enerji tüketiminin yaklaşık % 50’si binalar tarafından harcanmaktadır. Binalar sadece ısıtma, aydınlatma gibi kullanım sürecinde enerji harcamakla kalmaz, yapım aşamasında kullanılan malzemelerin üretimi, taşınması için de enerji kullanımını gerektirir. Sürdürülebilirlik, enerji tüketimini değil kullanımını gerektirir. Bir yapının sürdürülebilir olması için kullanılan malzemenin üretim, taşıma ve uygulama aşamalarında en az enerjiyi tüketmesi, emisyon salımının en aza indirgenmiş olması istenir. Bu da geri dönüşümlü malzeme kullanımı, yerel malzeme kullanımına dikkat edilerek taşıma sırasında çevreye verilen zararın en aza indirgenmesi, yenilenebilir malzeme kullanımına önem verilmesi ile sağlanabilir. Aynı zamanda yenilenebilir enerji kaynaklarından (güneş ve rüzgar gibi) faydalanılarak da sürdürülebilirliğe katkı sağlanabilir.

Sürdürülebilir mimarlık çevreye uyumlu tasarımı ve yapımı, doğal ısıtma, soğutma ve havalandırma konularını içerir. Günümüzde özellikle teknolojik alandaki gelişmeler insanlara daha konforlu yaşam koşulları sağlarken, çevreye de duyarlı olunması konusunda daha özenli davranmayı gerektirir. Sürdürülebilir mimarlığın gerekliliklerini yerine getiren yapılar doğal çevreye verilen zararı minimuma indirir, konforlu ve sağlıklı bir yaşam imkanı sunar. Kurallara uyulmadığında veya etkiler kontrol altına alınmadığında asit yağmurları, ozon tabakasında incelme, hava kirliliği ve küresel ısınmada artış gözlemlenecektir. Gelecek kuşaklara da bizim yaşamakta olduğumuzdan daha iyi bir yaşam sağlanması için hem tasarımcıların hem kullanıcıların sürdürülebilirlik konusunda desteklenmesi ve bu konuda bilinçlendirilmesi sağlanmalıdır.

KAYNAKÇA:

[1] “Sustainable development as development that meets the needs of the present without compromising the ability of future generations to meet their own needs” - WCED (World Commission on Environment and Development), New York, ABD, 1987
[2] “Improving the quality of human life while living within the carrying capacity of supporting ecosystems”
- IUCN (International Union for the Conservation of Nature and Natural Resources), UNEP (United Nation Environment Programme), WWF (World Wide Fund for Nature), Gland, İsviçre, 1991
- Edwards, B., Green Architecture, Architectural Design, Vol71, No4, Wiley Academy, Italya, 2001
- Pearce, R. A., “Sustainable Building Materials: A Primer”, ABD, 1998
- Zeytun, A. B., “Sustainable buildings and building materials: Environment, human health and energy”,
- Yüksek Lisans Tezi, Referans Numarası:93416, ODTÜ, Ankara, 2000

http://www.arch.hku.hk/research/BEER/sustain.htm
http://www.interenvironment.org/cipa/munro.htm
http://www.sustainablemeasures.com/Sustainability
http://www.usgbc.org/Resources/resources_main.asp

Kaynak: http://www.cevreciyiz.com

Comments Off
4 Temmuz 2010 | Kategoriler: News

Dr. Jürgen Franzke’nin 2000 yılının Ekim ayında demiryolu boyunca yaptığı gezide çektiği fotoğrafların, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nün arşivinden de yararlanılarak oluşturulan “Hicaz ve Bağdat Demiryolları’nın 100. Yılı Fotoğraf Sergisi”, 13-17 Temmuz tarihleri arasında, Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Sanat Galerisi’nde görülebilecek. Hicaz ve Bağdat Demiryolları’nın 100. Yılı Fotoğraf Sergisi, 13 Temmuz’da, Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Sanat Galerisi’nde ziyarete açılacak. Hicaz ve Bağdat Demiryollarının 100. yılı nedeniyle, Peter Heigl tarafından derlenmiş tarihi fotoğraflarla, Dr. Jürgen Franzke’nin 2000 yılının Ekim ayında demiryolu boyunca yaptığı gezide çektiği ve Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü arşivinden temin edilen fotoğrafların bir araya getirildiği sergi, 17 Temmuz’a kadar açık kalacak.

Comments Off
3 Haziran 2010 | Kategoriler: News

Dünyanın en büyük 2. mozaik müzesi 23 Haziran’da Gaziantep’te açılıyor.Gaziantep Valisi Lütfullah Bilgin, Nizip ilçesinde bulunan Zeugma Antik Kenti’ndeki kurtarma kazılarında gün ışığına çıkarılan mozaik ve diğer eserlerin sergilenmesi amacıyla kurulan müzedeki tanzim çalışmalarının tamamlandığını açıkladı.Dünyanın en büyük mozaik müzesinin Tunus’taki Bardo Mozaik Müzesi olduğunu belirten Bilgin, bu müzeyle diğer ünlü müzelerde yapılan tespitlerden de yararlanılan mozaik müzesiyle turizme önemli bir katkı beklediklerini ifade etti.Yapımına 12 yıl önce kültür merkezi olarak başlanan ve Gaziantep İl Özel İdare Müdürlüğü’nün tahsis ettiği 2 milyon 650 bin YTL ödenekle inşaatı tamamlanan müzede, Gaziantep Arkeoloji Müzesi’nde saklanan 35 parça mozaik, Mars heykeli ve çok sayıda tarihi eser sergilenecek.

Comments Off
5 Mayıs 2010 | Kategoriler: Interview

Earth Building in Thailand

An Interview with Jon Jandai and Janell Kapoor

The Natural Building Colloquium is an annual gathering of builders and teachers from around North America and beyond. This year’s colloquium took place in October at a camp in southern Oregon. One of the most exciting presentations was by Jon (pronounced “Jo”) Jandai from Thailand and Janell Kapoor of Kleiwerks in North Carolina, who presented their recent work teaching earthen building in Thailand. Following their slide show, Michael G. Smith of the CobWeb, Margie Bushman of Hopedance Magazine, and Joseph Kennedy of Builders without Borders sat down with them to ask some questions.

Q: Let’s start by asking Jon about your background: who are you and how did you become interested in earthen building.

JON: The first thing is, I wasn’t interested in building at all. I think about self-reliance, so I go back to become a farmer. And then, to become a farmer is not enough to become self-reliant. I have to learn to do everything that I need. So I have to learn about building. Then I have a chance to visit Taos Pueblo in New Mexico, and I like it a lot. When I went back home, I start to build. I feel like it’s very easy to build a house. Before that I worry a lot about the house – it’s a big thing I can’t get easily. But the first adobe house was easier than I thought it would be. And after that I build a house almost every year – at least one building per year.

Q: What was your job before you went back to farming?

JON: I work in a hotel in Bangkok, and some time in a factory.

JANELL: Jon was also a monk.

Q: Does Thailand have a tradition of earthen construction?

JON: We have some, but we don’t use it for housing, only for grain storage. It’s wattle-and-daub style, but normally they use cow dung, not mud.

JANELL: I saw a few horno-style ovens that looked like they were made from earth.

JON: We make charcoal, and use mud for making charcoal ovens. That’s the only way that people use mud in Thailand.

JANELL: Not too long ago Thailand was mainly jungle. It’s been greatly deforested. The traditional building material was hardwood, as well as thatch and bamboo, which don’t last a long time. In the last several decades, it’s been just concrete all over. There’s very little hardwood left and people can’t afford it, not to mention the ecological implications.

Q: So is housing a major expense for people in rural areas?

JON: In rural areas, it’s a little bit expensive. Normally, their income might be four hundred dollars per year per family. To have one house of concrete and wood, it costs about four thousand dollars. That’s their entire income for ten years, not to mention their other expenses. And if you are in the city, it costs far more than that. More than thirty years you need to work to get one house.

Q: So you returned to Thailand after seeing Taos Pueblo, and decided to build yourself an adobe house. Tell me about that process.

JON: When I went back home, I start to experiment with adobe brick. After I make a test, it’s very strong and I feel more confident. People come and say, “you’re crazy! How can you build house with mud?” But after they saw the way of building, they understand it and accept it. Now there’s two people in the village who built their house of adobe. And then they start to build the temple in my village with mud, too. Q: Janell, how did you get to Thailand and how did you get involved in earthen building there?

JANELL: I was with a friend who was doing seed saving in Thailand. He was riding his bicycle, staying in villages, collecting hundreds of varieties of rice. I spent some time there with him. . While there we visited an island. We were out snorkeling on a little boat, and the people sitting behind us intrigued me. I started talking with them, and the man turned out to be the head of an Ashram, which is more an activist training center than a spiritual retreat place. I told him what I do and he invited me to come teach a cob workshop, and I said, “of course.” I went the following winter. None of us really knew what to expect. In the end there was a tremendous response. Every day there were more and more people interested. It felt really good to be invited to share something of interest and value to people there who were doing community organizing. The intention was that they would invite representatives of various organizations that they were working with to be at the training, and then those people would go back to their regions of Thailand and other parts of Southeast Asia to do the same. We designed the course so that we could actually finish the project in the time that we were there – that was really important.

Q: What was the project?

JANELL: We built a small meditation space. It was a seventeen foot diameter exterior, with fifteen arches. It was important to design something that would look good and that was strong and stable, because it was a model that many people would come to see. And because it’s so new there. My mantra was, “make sure we can complete it.” Another goal was that when we left we weren’t needed any more. We would work with a team of folks who would continue without us. And that’s exactly what happened – more than we could have imagined. That’s where we met Jon. Because of all the interest, we stayed on and worked together with Jon. We did a second course and focused on adobe building, which seems more relevant. Thailand is not a seismic area. Building with adobe is faster and easier. It’s plenty strong. So the majority of earthen building that’s happening there now is adobe and wattle-and-daub, along with experiments and hybrids. From those two courses, and because of the activist network which exists, hundreds and hundreds of people have been involved in trainings that have continued to happen since we left.

Q: This is all just in the last year:

JANELL: Yes, we were there in January for the first course. Then we did one in March. Then there were three more months until the monsoon started. Poor Jon, the day he gets back to Thailand he has no recovery time from jet lag because he’s getting off the plane and going straight to another building project. Between monsoons there’s building ongoing with different communities in different parts of Thailand.

Q: Jon, how do you explain the response, the enthusiasm? It sounds like there’s huge receptivity to earthen building in Thailand.

JON: I feel like there’s too much response. A lot of people interested. I give up. I’m going into hiding. I try to not tell people my phone number, because people call me all the time. It’s good that we build one structure at the Ashram and one in Bangkok, so I can tell them to contact those two places.

Q: Why do you think so many people are interested?

JON: Because of the economic collapse. That helped a lot. Before that, I built adobe houses in Thailand for five years, but very few people interested.

Q: What was the economic collapse caused by?

JON: The IMF says because of poor management. Thailand was the first country in Southeast Asia to collapse, and after that Malaysia and Indonesia and Philippines, like dominoes. Every country in that region is in the same situation: a lot of debt to the IMF and World Bank. In Thailand, the majority of the people live in rural areas. Most people are farmers, like seventy percent. But after they finish their rice farming, they will move to Bangkok to work seasonally. So the economic collapse didn’t effect them much, because they have rice at home. Maybe fifty factories closed in one month. They just went back home. There is no protest.

Q: How else do you explain the interest in earthen building?

JON: Another factor is the media coverage, which helped a lot. After the workshop, news spread very fast on every kind of media – TV, radio, newspaper, magazines. And then people all over the country contact us. We’ve tried to focus on groups of people who want to learn together. If some people contact us who just want to build their own house, we don’t want to talk to them.

Q: You want to teach teachers, is that what you’re saying?

JON: We want to help with the learning process of the community, when many people learn together.

JANELL: Maybe out of the trainings will come people who will build for hire, but the focus of Jon and the group at the Ashram is the grassroots level, the community movement, the social change potential. It’s a really different intention.

Q: What’s the relationship between earthen building and community development? How is earthen building helping to strengthen the communities that you work with?

JON: It’s the way to solve their problems now. They want to solve their problems, and they want to do it together. With adobe, if a lot of you build together, it’s faster and more fun. It’s the old tradition that we have almost lost now, because people have to work for money. When they work for money, they will not work together like that. But now we take back the old tradition to work together and help each other. If five people each want to build a house, they all build this house together and then move to another house, then another.

JANELL: When you were young, how was it?

JON: When I was young, I don’t feel like we are working. Everything is fun, like a party all the time, even when we’re planting rice. Today, I will plant my rice. Another family will come to my farm. They bring food, eat together, work together. In one day we finish a big piece of land. And the next day, another family will say, “Oh, I want to build my house.” We go cut wood together, build a house, and do everything together. Because we don’t use money. The first time I use money was when I was nine years old. There was nothing to buy – that’s why we don’t have money. But now, thirty years later, it changed very fast. Now, nobody even tells the old stories, nobody is even joking any more. And nobody can play musical instruments like before, because everybody has to work to make money. Now we feel like we work harder, but we do not get anywhere. The more we work, the more we go in debt. So we want to go back to the old path.

JANELL: And luckily in Thailand, they’re not far from it. Jon is young and still has that memory. And I want to say that I’ve never been around people who have more fun, so I wonder what it must have been like when you were little. By contrast to here, people are constantly joking and laughing all the time.

JON: One thing I’ve noticed. Before, people have no privacy. In one house, people stay together in only one room. Even a big family – nine or ten people. But now in the new era of consumerism, we start to have privacy. And when we start to have privacy, the sense of community disappears immediately. The families become smaller and smaller. Parents have no time to be with their kids. We are destroying community very fast now, because the idea of privacy came to the society. Privacy doesn’t help anything. It creates your ego only, and makes your own walls bigger. It’s hard for another person to get inside you, to understand you. So I don’t know what will happen in the future.

Q: Talking about the future, it sounds as if in a very short period of time, the work that you two have done has created a huge amount of momentum and interest. Do you have any sense of where that’s going, of what might happen next?

JON: In the future I feel like we have more hope that we can solve the problems in society better. The benefit of the economic collapse six years ago is it made people turn to natural building more, turn to organic farming more. Before economic collapse, I talk a lot about organic farming, I tried to set up a group, but I cannot get anybody. But after that, I did not work hard at all. People just come. And now my group has two hundred people to grow organic farming. We can see the difference really clearly. One good thing from globalization is we can get information from outside more. We learn more from the experience of Argentina, of Mexico, of other countries.

JANELL: This winter, in November, we’re going to be working with a community that was displaced from their land by World Bank-funded dam projects. They’re one of the most well-known people’s movements in Thailand, very high visibility as far as media coverage. They’re going to be living and modeling a self-reliant village. Part of that is going to be building their houses out of earth. For the whole month of November there’s going to be hundreds of people joining to help build their village. We’re going to build twenty-one houses, two saunas, a granary, and a community building, mostly out of adobe. The villagers have already been growing pretty much all of the food that we’re going to be eating. They’ve canned bamboo shoots, they’re growing the rice and the vegetables. There has been coverage of this project in something like twelve major magazines in Thailand as well as TV and radio shows, so the word is spreading very fast. I think it’s going to make a strong impact – more than what we might be able to imagine now, even though there’s already been such incredible results.

JON: Some government officials, like the Thai tourism department and the housing department, are interested to support us with this project. We think a lot about whether to use tourism to promote our projects, because it will effect the lives of the villagers there. If a lot of people come to that village, what will happen to their lives in the future? So we hesitate about that.

Q: So both of you will be involved in the village construction? That’s exciting. Are there other people involved besides the two of you who are experienced in earthen construction?

JANELL: For now, not many people who are experienced - a small handful. But there’s also the common sensibility of the villagers themselves, who know the earth. It’s impressive to go from this country where most of us who are drawn to the Natural Building movement didn’t grow up in that natural environment. In Thailand, it’s such a contrast. People just get it. They are adventurous and experimental in figuring things out. They have an innate sense of how to build.

JON: Another thing is we don’t have a history of clay building in Thailand. That helps a lot, because in other countries, like India, Nepal, China, or South America, they’re used to having it. So if somebody does something like that they consider it poor. But in Thailand we don’t have that stigma, it’s something new, so they want to try it.

JANELL: Thai people love whatever is cutting edge. There’s a real creative spirit. Knowing that people can sculpt their houses and not have to live in square boxes certainly drew attention. Maybe not from the villagers who are more focused on practical utility, but it definitely got the middle-class excited. I also think perhaps having foreigners involved has helped it take off because there is still an emulation of countries with more money. And finally, there’s a feeling of something beyond what we might be able to comprehend through our reason, something magical. I kept feeling that something bigger was happening - something ripe and ready. There’s a group Jon’s working with called Santia-shoka, which means “peace and happiness” which is a very widespread movement with several hundred thousand people throughout the country who are looking at the opposite of capitalism, creating a giveaway system based on Buddhist principles of love and abundance. They have been doing trainings in self-reliance, farmers and villagers helping each other get out of debt. And part of the trainings now include earthen building. The stage is set.

Q: Is there a way that those of us in the developed world who have access to a lot of resources and information can help? What kind of involvement, resources, or support are you looking for from countries like this one?

JON: All kinds of information we need a lot now. We need examples to show people that it’s not something new; it’s something that people have done for many generations; it’s safe and stable and lasts very long. We need pictures to show people, “here is an earth building, adobe or cob building, four hundred years old.” That can help a lot, especially the elite of the country, like the architects, who don’t know anything about this. If they get the information, they will understand it. They will pay more attention.

JANELL: Jon gave a talk in front of the Board of Architects in Thailand. There were two hundred architects and professors of Architecture. He had nothing to show them, and they were still interested. But having visual aids, a slide show, books from all over the world showing that earthen building is a long tradition in many places. That is one big request. The other is for video equipment to document our work and share it with other groups around the country.

Q: Where can people who are interested in supporting you with resources or getting more information contact you?

JON: They can contact me at the Pun Pun organic farm www.punpunthailand.org or pareents@yahoo.com.

JANELL: And I’m the contact in this country: janell@kleiwerks.com or www.kleiwerks.com.

Q: Thank you both so much for your work, and for sharing it with us.

Kaynak: http://www.sustainableabc.com/i-thailand.htm

Comments Off
5 Nisan 2010 | Kategoriler: Book

Sadece Türkiye’nin değil dünyanın iki önemli kültür ve turizm merkezi olan İstanbul ve Kapadokya’yı, yılların deneyimli rehberlerinden okurken hem öğrenecek hem de eğleneceksiniz. Bu iki farklı dünyanın renkleri arasındaki köprüyü sizleri çıkardıkları yolculukta keşfedecek, yaşadığınız topraklara daha da âşık olacaksınız.
Rehberleriniz eşliğinde ilkin Ayasofya Müzesi, Süleymaniye Camii, Topkapı Sarayı gibi İstanbul’un sembolü olmuş şahaneleri gezecek, tekneyle Boğaz Turu yaparken iki kıtanın arasında tatlı hayallere dalarak, Üsküdar’dan karşı kıyıya el sallayacaksınız. Anadolu yollarına düşerken Ankara’nın taşına bakacak, Tuz Gölü’nde uçsuz bucaksızlık duygusunu yaşayacak, yol boyu buralardan kuşların uçup kervanların geçtiğine şahit olacak ve birden kendinizi Kapadokya denilen perili bir gezegenin ortasında bulacaksınız.
Ve bu olağandışı seyahatin sonunda, şöyle dönüp bir baktığınızda, varoluşunun nedenini arayan İnsan’ın, aynı zamanda yok oluşa karşı mücadelesinde, hayata sıkı sıkıya sarılırken meydana getirdiklerinin kölesi olup, özünden ve amacından ne denli uzaklaştığını, çoktandır üzerinde yaşadığımız bu farklı dünyaların çarpıcı kontrastında görebilme şansını yakalayacaksınız…

Yazar: Ahmet Faik Özbilge
Yayınevi: E yayınları
Baskı Tarihi: 2009
Basım Dili: Türkçe

Comments Off
4 Nisan 2010 | Kategoriler: News

İstanbul 2010’un en önemli projelerinden biri Sur-i Sultani. Sur-i Sultani Topkapı surları içinde kalan alan ve mekânlara verilen ad. Yani Topkapı Sarayı Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Darphane-i Amire binaları, Aya İrini, Gülhane Parkı, eski hastane binaları, askeriyenin kullandığı yapılar ve Marmara Denizi’ne kadar uzanan eski saray bahçelerinden oluşan geniş bir alan. Bu alanın birbiriyle ilişkili bir müze kompleksi olması, tüm alanların kültürel ve turistik kullanıma sunulması için büyük bir projeye girişilmiş durumda.

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nin en önemli projelerinden biri bu. Gerçekleşmesi belki 15 yıl sürecek, bir master plan hazırlanıyor. Projenin ne olduğunu, master planının çıkartılması için en çok çabalayanlardan biriyle, 2010 Müzeler Yönetmeni Suay Aksoy’la konuştuk. Aksoy, söz Sur-i Sultani’den açılmışken, bölgenin en önemli müzelerinden biri olan Arkeoloji Müzesi’nin ‘özelleştirilmesi’ meselesine de değindi ve TÜRSAB ile Kültür Bakanlığı arasında yapılan anlaşmanın içeriği hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi gerektiği uyarısında bulundu.

Sur-i Sultani için hazırlanan master planının hedefi nedir?

Tek cümleyle özetleyecek olursak ‘Sur-i Sultani’yi dünyanın en önemli ve özel müzeler mahallelerinden biri haline getirmeyi planlıyoruz. Mesela Berlin’deki Museumsinsel, Washington DC’deki Smithsonian, Viyana’daki Museumsquartier… bunlar gibi ilk akla gelecek müzeler mahallelerinden olacak, bellibaşlı müzelerin bir araya geldiği bir alan olarak ele alınacak.

Bu master planı hazırlayan yabancı firma kim ve nasıl seçtiniz?

Uluslararası müze tasarımı ve master planlama danışmanlık şirketinin adı Metaphor. Referansları arasında Victoria and Albert Museum’un yenilenmesi, Mısır’daki Büyük Kahire Müzesi projeleri sayılabilir. Nasıl seçtiğimize gelince, dünyada bu konuda uzman olan danışmanlık şirketleri hakkında bir araştırma yaptık. Zaten müzeciler camiasında nerelerde yenileme, masterplan, yeni kurulum çalışmaları var, bilinir. Biz düşündüğümüz birkaç danışmanlık şirketiyle konuştuk ve Metaphor’da karar kıldık. Türkiye’de yok muydu diye sorarsanız, hayır, bu uzmanlıkta ve uluslararası deneyimde yoktu.

Ne değişiklikler yapılacak?

Bu henüz sonuçlanmış bir plan değil ama mayıs ortasında planını ipuçları, stratejik vizyon iyice ortaya çıkacak. Bugün yerli veya yabancı bir ziyaretçi olarak Topkapı’ya girdiğinizde orada Arkeoloji Müzesi’yle bir bağlantı olduğunu farketmeyebilirsiniz. Hem zaten bir tahta setle ayrılmıştır, hem oradan cazip bir girişi yoktur. Nitekim turistler Topkapı’ya akarlar, rehberler onları öyle yönlendirir. Topkapı Sarayı’nın üzerinde ağır bir ziyaretçi yükü var. O yükü saray içinde ve Sur-i Sultani’de dağıtmak lazım. Projenin diğer bir yanı da müzelerin çağdaş müzecilik anlayışıyla güncellenmesi. Çağdaş müzecilik anlayışından, bildik ‘koruma sergileme, toplama’ fonksiyonlarının ötesinde ‘eğitim, iletişim’ gibi fonksiyonlar da üstlenmesinden bahsediyoruz.

Madem bu müzeler eğitim kurumları olacak, insanların sürekli girip çıkıyor olması, geçici sergilerin ağırlık kazanmaları gerek. Bu çok önemli. Geçici sergiyi nasıl yapabilirsiniz, bir elinizdeki koleksiyonlar bakımlıdır ve sergilenemeye müsaittir. İki, elinizde ne olduğunu iyi biliyorsunuzdur. Envantere bakıp görmenin ötesinde çarpraz araştırmalar, karşılaştırmalarla elinizdeki eserlerin farklı özelliklerini görüp serginizi kurabilirsiniz. Ama dijital arşivleme ve kataloglama yoksa bu çok zor.

Ama bu ciddi bir insan kaynağı gerektirir aynı zamanda. Sur-i Sultani’nin bu bağlamda da bir çalışması var mı peki?

Evet, orayı dünya çapında bir müzeler mahallesi haline getirmek sadece mimari ya da yapısal bir yeniden düzenlemeden ibaret olamaz. Mutlaka müze bilimsel müdahaleler de olacaktır. Bunun eğitimi, iletişimi olacaktır, sergilemeler değişecektir. Tabii bunun için mutlaka yeni birileri daha lazım. Yoksa bugün oralarda çalışanlar benim bahsettiklerimi bilmiyor değiller ki, biliyorlar tabii. Ama ellerinde bunları uygulayacak imkânlar yok, insanlar yok. Bizim müzelerimizde hâlâ konservasyon veya belgeleme mezunu insanlar çalışmıyor, sadece eski yasalardan kaldığı gibi arkeologlar, sanat tarihçileri var; bunlar çok önemli, bunlar olmalı ama bunların üzerine eğitim uzmanlarının, bilgi belgecilerin de olması lazım.

TÜRSAB’ın Arkeoloji Müzesi’ni alması ilk bakışta gayet iyi; kafesi restoranı, dükkânı, tuvaletiyle müzeler bir çekim merkezi olmaları için gereken, hepimizin istediği pırıltıya kavuşacak.

Bence de öyle. Bu anlamda özelleştirmeye kimsenin itirazı olmaz. Eğer sadece işletmeyle ilgiliyse ve biz işletmeden sadece kafeterya, dükkân, kurumsal kiralama gibi şeyleri anlıyorsak olabilir. Fakat bunun da yine müzenin karar mekanizmasına katılmasıyla yapılması icab eder. Benim gördüğüm her şeyde bir kapalılık var, hiçbir şey şeffaf değil. Ne tür bir protokol imzalandığı bilinmiyor.

Elbette turizm ve kültürel miras kardeştir ama zıt kardeştirler, buna çok dikkat etmek gerekir. TÜRSAB eğer müzenin içine müdahale ediyorsa, eğitim birimleri, depoların düzenlenmesi vs gibi müzenin kendi işlevlerine TÜRSAB’ın da dahil olması hiç iyi değil. TÜRSAB müzelere sponsor olabilir, başka sponsorlar getirebilir ki bu çok önemli bir yol açar müzeler için. Ancak, tam masterplan gibi uzun vadeli bir işe girişilmişken, Sur-i Sultani’nin en önemli unsurlarından biri, Arkeoloji Müzesi resimden kopartılıyor. Hedef daha baştan darbe yiyiyor. Uzun vadeli projelere kendimizi adamayı öğrenmeliyiz.

Sur-i Sultani yenileniyor

Topkapı Sarayı’nın denize kadar inen bahçesi, zamanla farklı kurumların kullanımına verilmiş. İçinde askeri depolar, bir lise, bir hastane ve tamamen metruk vaziyette eski yapılar var. Kültür Bakanlığı metruk tarihi yapıları yeniliyor. Dün Milliyet’ten Ömer Erbil’e konuşan Bakan Ertuğrul Günay, tüm binaların boşaltılıp yeni işlevlere kavuşturulacağını söyledi. İleride, demiryolunun da kalkmasıyla, Topkapı Sarayı’nın eskiden olduğu gibi denize ulaşması planlanıyor.

Kaynak: Radikal Gazetesi / Cem Erciyes 22.04.2009


Comments Off
5 Mart 2010 | Kategoriler: News

Istanbul: Layers of history, culture, architecture
AIACE 2010 conference
08-12 April 2010

Istanbul is a city of layers with a history dating back to almost 2,700 years. Today, Europe’s most populous city with 12 million inhabitants, Istanbul had served as the capital city of Roman, Byzantine, Latin and Ottoman Empires.

Now serving as modern Turkey’s cultural and financial capital (Istanbul is designated as 2010 European Capital of Culture together with Essen-Germany, Pecs-Hungary by European Union), Istanbul carries significant architectural entities such as mosques, synagogues, churches, palaces, towers and castles representing various chronological layers.

The city of Byzantion was near the Seraglio Point, with its Acropolis located where the Topkapi Palace stands now. When Romans captured Byzantion, they rased it to the ground and built new walls to the west of the old Byzantion walls. Constantinopolis was named the new capital of Eastern Rome and subsequently the Byzantine Empire for a thousand years.

Following the Latin Empire, Constantinople was captured by the Ottoman Turks in 1453 and became the capital of Ottoman Empire keeping its status until the foundation of the Republic of Turkey in 1923. Istanbul was officially adopted as a name in 1930.

Each period placed its visible mark on the architectural layer of the city. Despite the sweeping changes that have affected the city and the disappearance of the physical fabric as a result of transformations in the social structure, Istanbul still reflects in its public spaces the wealth of the cultural diversity it once possessed.

Besides the strategic significance of its position on two continents, it takes place on the Bosphorus and the Marmara Sea, with natural features formed by a topography in which sea and city are inextricably intertwined. Today, Istanbul might well be characterized as a city based on a multi-layered physical structure with varied influences and contradictions of Eastern and Western civilizations.

Speakers, expert in each different time layer of Istanbul, will help Conference participants to discover the details of the city, its architecture and culture.

Tour planning includes:

Sultanahmet area highlights (Hagia Sophia, Hippodrome, Blue Mosque, Basilica Cistern)
Fener-Balat, the 19th century Christian quarter of Istanbul where the Greek Patriarchate and Orthodox Church and numerous other churches and synagogues are located where we will observe the UNESCO and European Union rehabilitation and restoration program
Buyukdere Avenue and Maslak where urban regeneration efforts along this city avenue by local and international architects
Bosphorus Villages along the 31 kilometer strait carry examples of various layers such as Roman, Byzantium, Otoman and Republican periods
Topkapi Palace with an optional tour of Covered Bazaar
An optional sketching workshop to generate ideas for the city, which will be published in a book format, will earn extra LU’s for participating architects.

Conference participants will experience and learn of the layered urban structure of Istanbul through the lectures and tours and depart with an understanding of the policies behind the urban and architectural issues in a multi-cultural, multi-layered metropolis. The conference aims to show how local-global layers of history, culture and architecture successfully coexist in a dynamic urban setting.

For information: http://aiaeurope.org/events/2010/Istanbul/

Comments Off
5 Mart 2010 | Kategoriler: View

Sürdürülebilir kalkınma eğitimi AB tarafından finanse edilen Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından DPT koordinasyonluğunda yürütülen sürdürülebilir kalkınmanın sektörel politikalara entegrasyonu projesi kapsamında gerçekleştirilmiştir. 06-10 Ağustos 2007 tarihleri arasında Ankara`da gerçekleşen eğitim Doğa Derneği ve Golder Associates tarafından verilmiştir.

Projenin hedefleri şu şekildedir:
-Politika düzeyi faaliyetleri: Sürdürülebilir kalkınma prensiplerinin karar verme süreçlerine dahil edilmesi ve sürdürülebilir kalkınma ulusal stratejisinin oluşturulması için gerekli altyapının hazırlanması
-Yerel düzeyde uygulamalar(hibe programı): Sürdürülebilir kalkınmanın toplumsal ve yerel düzeyde uygulanabilirliğini gösterecek projelerin desteklenerek ilgi gruplarında sürdürülebilir kalkınma bilincinin oluşturulması.
-İletişim ve bilgilendirme faaliyetleri: Sürdürülebilir kalkınma kavramının birey ve toplu düzeyinde tanıtılması ve bilincinin oluşturulması

Projenin beklenen çıktıları:
-5 pilot sektörde (enerji, kentleşme, ormancılık,su ürünleri, bilim ve teknoloji) sürdürülebilirliğin sağlanmasına yönelik politika seçeneklerinin oluşturulması
-Sürdürülebilir kalkınmanın ulusal bölgesel yerel plan ve program ve yatırımlara yansıtılmasına elverecek düzeyde merkezi ve yerel kurumlarda sürdürülebilir kalkınma planlamasına yönelik becerilerin geliştirilmesi
-Karar vericiler ve bireyler dahil olmak üzere geniş halk kitlelerine sürdürülebilir kalkınma anlayışının yerleştirilmesi
-Uygulama(hibe) programları yardımıyla sürdürülebilir kalkınma girişimlerinin ve anlayışının yaygınlaştırılması,
-Politika düzeyindeki çalışmalara yol gösterici olması şeklindedir.

1)Sürdürülebilir kalkınmanın gelişimi
Karen WHİSTLER, Sürdürülebilir ve Kurumsal Sorumluluk Uzmanı

Doğal kaynakların ekonomik büyüme için bedelsiz bir mal olduğu, çevresel sorunlar ile sosyal ve ekonomik sorunların ayrı olduğu görüşünün egemen olduğu bir dünyadan günümüze kadar pek çok gelişme yaşanmıştır.
Günümüzde sürdürülebilir kalkınma tanımı çok değişerek yeni bir şekil almıştır. Buna göre sürdürülebilir kalkınma: ekonomik açıdan dünya piyasalarıyla rekabet edebilen insanların temel ihtiyaçlarının uygun şekilde karşılandığı ,refah düzeyini yükseltici; toplumsal açıdan, hakkaniyetçi, eşitlikçi, dezavantajlı grupları kapsayıcı ve yaşam kalitesini yükseltici, çevre ve doğal sistemler açısından; önleyici, koruyucu iyileştirici, destekleyici olacak biçimde birbirini destekleyici ve bütünleyici, nesiller içi ve nesiller arasında dengeli olarak planlaması ve yönetilmesi sürecidir.

2)Türkiye bağlamında sürdürülebilir kalkınma
Dr. Nuran Talu, Çevre Politikaları, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi

Sürdürülebilirlik amacı tüm kalkınma söylemlerinde örtülü olarak vardır. Ancak 8. kalkınma planına kadar sürdürülebilir kalkınma söylemi planların sadece çevre bölümünde yer almıştır.
Asıl amaç Türkiye ‘nin büyümesini ekonomik, sosyal ve çevresel açılardan sürdürülebilir kılmak olmalı. Bunun için makro ekonomik gelişme eksenlerine sektör politikalara, sürdürülebilir kalkınma prensiplerini nüfuz ettirmek gerekir.
Fakat genel olarak sürdürülebilir kalkınmayı sektör politikalarına entegre edemiyoruz. Bunun nedenleri arasında ise sürdürülebilir kalkınmanın ağırlıklıı olarak politika söylemi düzeyinde kalması, ulusal bir sürdürülebilir kalkınma stratejimizin olmaması, sürdürülebilir kalkınma ekonomisinin yapılamaması,, çevresel yatırımların makroekonomik politikaları etkileyecek kadar büyük olmasının algılanmaması, temiz teknolojiler için teşviklerin yetersiz olması, mevzuat çelişkileri ve uygulama sorunu gibi sebepler vardır.
Bunların sonucunda da enerji, orman, toprak ve yeraltı ekosistemlerinin korunması, kuraklık nedeniyle yerüstü ve yer altı sularının aşırı ve kontrolsüz kullanımı, su havzalarının kirlenmesi, ormanların azalması, yayla ve meraların kaybı, göç ve işsizlik sorunu ve kentleşme olgusuna olumsuzluklar, istihdam ve çevre ilişkisinin kurulamamsı gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak sürdürülebilir kalkınma tek tek kurumların bireysel çabalarıyla başarılabilecek bir amaç değildir. İşbirliği ve eşgüdüm şarttır.

3)Su ürünleri ve sürdürülebilir kalkınma
Doç.Dr.Hasan ATAR

Türkiye`de balıkçılık yönetimi politikalarının AB yönetim politikaları ile uyumu sağlanmaktadır. AB`de balıkçılık ‘Ortak balıkçılık politikası’ aracılığı ile düzenlenmektedir. Bu politika diğer hedeflerin yanı sıra balıkçılık kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir işletimi amacını taşımaktadır. Av teknolojisindeki gelişmelerin de etkileriyle uzun yıllar boyunca artan filo kapasitesi ve av çabasının yol açtığı aşırı avcılık birçok önemli ticari balık türü stoklarında azalmaya yol açmıştır.
Balıkçılıkta sürdürülebilirlik için hedef türlerin yanında aynı ekosisteme ait hedef türlerle bağlantılı veya bunlara bağımlı olan türleri de korumaya dönük yönetim önlemleri alınmalıdır.
Sonuç olarak su ürünlerinde sürdürülebilirliği sağlamak için;
-Profesyonel avcılık faaliyetlerinin devamlılığını sağlarken balık stoklarının korunmasını da sağlamak
-Avcılıkla uğraşanların sürdürülebilir koşullar altında iş ve gelir güvencelerinin sağlanması
-Kaliteli ve gıda güvencesi olan avcılığın oluşturulması
-Su ürünleri stoklarını korumak ve su ürünleri kaynaklarından ekonomik olarak yararlanmak
-Kültür balıkçılığında çevreyi gözeten anlayışla kıyıdan uzakta kafes balık yetiştiriciliğini desteklemek
-Popülasyonu azalmış olan türlerin artması için yavru balık üretimini teşvik etmek gibi önlemler alınabilir.

4)Ormancılık ve sürdürülebilir kalkınma
Prof. Dr. Mustafa Fehmi Türker, Orman Mühendisi

Ormancılık işletmelerinde sürdürülebilirlik ilkelerine bağlı kalınmasını gerektiren husus, toplumun bugün ve gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere orman kaynağının korunması yaklaşımından doğmaktadır.
Ormancılığın sürdürülebilir odaklı tanımı ise; orman sayılan varlığın üretilmesi, kendini genişleterek yeniden üretebilme gücüne sahip kılınması veya doğal olarak oluşmuş bir ormanın kendini genişleterek yeniden üretebilme gücünün geliştirilerek korunmasına yönelik iş ve işlemler şeklinde söylenebilir.
Sürdürülebilir orman yönetimi ormanların ve orman alanlarının biyolojik çeşitliliğini, verimliliğini, gençleşme kapasitelerini, bugün ve gelecekte ilgili ekolojik, ekonomik ve sosyal işlevlerini, yerel, bölgesel ve küresel düzeylerde diğer ekosistemlere zarar vermeden devam ettirecekleri bir şekilde ve yoğunlukta işletimi ve kullanımıdır.
Sürdürülebilir orman yönetiminin sağlanmasındaki yöntemlerden biri orman sertifikalandırma yöntemidir. Bu yöntem kısaca orman işletmelerinde yürütülen faaliyetlerin denetlenmesi süreci olarak özetlenebilir. Bu durum ormanların daha iyi yönetilmesini teşvik eder ve ormancılık faaliyetlerinin sürdürülebilir kalkınma ilkelerine uygun olarak gerçekleştirilmesini sağlamaya yöneliktir.

5)Doğal kaynak yönetimi ve sürdürülebilir kalkınma
Dr. Güven EKEN, Doğa Derneği Genel Müdürü

Doğal kaynak kullanımında temel prensipler
-Bütünü geniş çevreyle birlikte görmek. Sadece proje alanına değil kaynak etki alanına bir bütün olarak görmek
-Zaman yelpazesini esnetmek. Değişimlerin kısa sürede gerçekleşeceğini beklemek yerine uzun vadeli gelişmelere bakmak
-Kaynakların taşıma kapasitesini bilmek
-Değişen koşullara tepki vermek

6)Sürdürülebilir kalkınma istihdam ve rekabet
Engin GÜVENÇ, İş Dünyası ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği Genel Sekreteri

Sürdürülebilir kalkınmanın iş dünyasındaki anlamı iş dünyasının gelecekteki devamlılığı ve gelişimini temin etmek ve gerekli insan ve doğal kaynaklarını bugünden korumak ancak aynı zamanda bugünkü devamlılığını sağlayacak ve hissedarları için karlılığını arttıracak şekilde gerekli strateji ve aktivitelerin adaptasyonudur.
Sosyal etki sosyal sorumluluk ile başlar. Kurumsal sosyal sorumluluk ile devam eder. Sonuç olarak da sürdürülebilir kalkınma ile yeni iş yapma tarzı ortaya çıkar.
Eğer çalışanlar kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarına entegre edilmez ise o zaman kurumsal sosyal sorumluluk halkla ilişkilerin bir uygulaması haline gelir. Bir organizasyonun kredibilitesi o organizasyonun söylenenleri icraata dökmesiyle korunur.
Organizasyonel yapıda sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için sürdürülebilir kalkınmayı bir pazarlama aracı olarak kullanmalı ve çalışanın performansını arttırmak gereklidir. Sürdürülebilir kalkınma anlayış ve uygulamalarının tüm organizasyonda pratik çalışmalara yansıması tüm çalışanlara ulaşabilme entegre edebilme ve uyumlu olabilmesi, insan kaynaklarını sürdürülebilir kalkınmaya kurumsal yaklaşımın bir parçası olarak değerlendirilmesi ve ilişkilendirilmesi gerekir.

7)Sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluk
Dr. İsmet YALÇIN, Ziraat Yüksek Mühendisi, Tarım Ekonomisti

Günümüzde doğanın ve kaynakların değeri karar verme süreçlerinde mali bir değişken olarak yer almakta planlama ve yönetimde doğal sistemlerin ihtiyaçlarının da karşılandığı akılcı yönetim sistemleri uygulanmaktadır.
İhtiyaçlarımız vardır. İhtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz için sınırlarımız/sınırlı kaynaklarımız vardır. Sürdürülebilir kalkınma bu ihtiyaçlarımızı bizi sınırlayan şartlar altında uzun vadede en verimli şekilde nasıl karşılarız sorusuna cevap vermeye çalışır.
Sürdürülebilir kalkınma şu hususları öne çıkarır:
-Yaşam kalitesinin artışı
-Günümüz insanlarının eşitliği
-Nesiller arası eşitlik
-Kendi kendine yeterlilik
-Yaşam destekleyici doğal sistemlerin korunması, iyileştirilmesi
Mutlak yoksulluk; bir insanın yaşamını minimum düzeyde yani kendisini yeniden üretebilmesi için gerekli kalori ve diğer besin bileşenlerini sağlayacak beslenme olarak tanımlanabilir
Göreli yoksulluk ise insanın sadece biyolojik olarak değil kendisini toplumsal olarak yeniden üretebilmesi için gerekli tüketim düzeyinin saptanmasıdır.
Türkiye`de1990’lı yıllar ekonomik ve sosyal istikrarsızlıklar nedeniyle kayıp yıllar olarak nitelendirilebilir. Bu dönemde fırsatlar kaçırıldı, riskler yönetilemedi. Ekonomik krizler sonucunda herkes mevcut yapıyla mutlu olmanın imkansızlığının farkına vardı. Açıklarımızı kapayabilmek için hız yakalamak ve yakalanan hızı sürdürebilmek en hayati sorun haline geldi.
Tarımdan kopan nüfus ve hızlı artan çalışma çağındaki nüfusun net istihdamın önünde en büyük engel olması büyümenin net istihdam yaratamamasına sebep oldu.
Lizbon strateji belgesinde öngörülen standartları yakalamak için Türkiye`de 2010 yılına kadar 14 milyon ilave iş yaratılması gerekir. Bu da ancak normalüstü ekonomik büyüme oranı ile mümkün olabilir. Bunun için gereken de teknolojik yenilenme, yenilikler ve AB çerçeve programlarının uygulanması olabilir.
Türkiye orta gelirli bir ülkedir ve eşitsizlik oranı yüksektir. Keskin bir Doğu-Batı ayrımı olduğu görülmektedir. Şu anda yoksulluk oranı %20.5tir. (2005 verileri) 2004te bu rakam %25.6 idi. Kırsalda bu oran %32 ye çıkarken kentlerde %12 civarındadır. Kırsal yerlerde tarım, avcılık, ormancılık ve balıkçılık sektöründe çalışanların %36 sının yoksul olduğu tahmin edilmiştir.
Doğuda görülen bu durumun gerisinde; bilinçsiz sulama nedeniyle çoraklaşan topraklar, bilinçsizce yapılan ilaçlamaların ekolojik dengeye zarar vermesi gibi sebepler gösterilebilir
Ayrıca bunların dışında yoksulluğa etki eden diğer çevresel olayları sayacak olursak; hava kirliliği, su kaynaklarına erişim ve su kirliliği; toprağın bozulması, ormansızlaşma, sulak alanların tahribatı ve enerji politikaları sayılabilir.
Genç nüfusu hala büyüyen ekonomisi ile Türkiye Anadolu’nun benzersiz doğasını sadece tüketilecek bir kaynak olarak değil yaşamın kendisi olarak ele alıp, gelecek nesillerin refahını da gözetmek ekonomisinin rekabet edebilirliğini ve insanların yaşam kalitelerini artırmayı hedeflemektedir.
Bu amaca ulaşmak için ekonomik sosyal kültürel alanlarda bütüncül bir yaklaşım esastır. Toplumsal diyalog ve katılımcılık güçlendirilerek toplumsal katkı ve sahiplenmek esastır. Aksi halde ortaya konulmaya çalışılan bütün projeler yarıda kalır başarısız olur.

Görüş ve değerlendirmeler

Eğitim programında genel olarak ilk günlerde çevreye, doğaya zarar vermemek adına neredeyse kalkınmayı bütünüyle yok sayan, en küçük bir zararda bile olaya karşı çıkan radikal görüşlerin yanında bunun tam tersini savunan çevreyi ikinci plana atan, önceliği kalkınmaya, gelişmeye, ekonomik koşulların iyileşmesine veren ‘Önce kalkınalım sonra sürdürürüz’ şeklindeki başka bir görüş vardı.
Aslında olması gereken ikisini dengeli olarak kullanmak, birbirini engellemesine izin vermeden birbirleriyle uyum içinde ülke gelişmesine katkıda bulunarak doğayı korumayı sağlamaktır. Sürdürülebilir kalkınmanın 3 boyutu vardır. Bunlar ekonomik, sosyal ve çevresel boyutlar. Sürdürülebilir kalkınma sadece birini ön plana çıkarmak yerine üçünün arasında bir denge kurar ve doğa için toplum için en doğru olanı bulmaya çalışır.
Eğitim programının sonunda görülen insanların baştaki önyargılarından kurtulup doğaya zarar vermeden ya da 2. plana atmadan da ekonomik olarak güçlü bir devlet olunabilineceğini kanıtlanmasıdır. Sonuç olarak eğitim programının sonucunda ortak bir görüş oluşup sürdürülebilir kalkınmanın asıl amacının öğrenildiğini görüyoruz.

Kaynak: KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI, STRATEJİ GELİŞTİRME BAŞKANLIĞI

Comments Off
4 Mart 2010 | Kategoriler: Book

İsviçreli mimarlık firması Herzog & de Meuron’un 1997 ile 2001 yılları arasındaki gerçekleştirdikleri projeler “Toplu Çalışmaları” adlı serinin 4. kitabında ele alınmıştır. Projeler şunlardır;

Museum of Modern Art, New York | Kramlich Residence, California | Laban, London | Puerto De Santa Cruz, Spain | Tea, Spain | Rehab Basel, Basel | Cottbus Library, Germany | Helvetia Patria, Switzerland | Schaulager, Basel | De Young Museum, California | Walker Art Center, Minnesota | Hosanna Winery, France | Astor Place, New York | Prada Oayama, Tokyo | Ameropa, Switzerland | Prada Le Cure, Italy Prada New York, New York | Forum Barcelona, Barcelona | Caixa Forum Madrid, Madrid | Dreispitz Basel, Basel | Allianz Arean, Germany

Yazar: Gerhard Mack

Yayınevi: Birkhauser Verlag

Baskı Tarihi: 2009

Basım Dili: İngilizce

Comments Off